Marka Listesi
Osmanlı Araştırmaları Vakfı  - Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ

ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ VE İLMÎ ŞAHSİYETİ- 2

Ürün Kodu : 2
Fiyat
:
100,00 TL + KDV
İndirimli Fiyat
:
60,00 TL + KDV
KDV Dahil
:
64,80 TL
%40indirimli
Paylaş:
  • Ürün Özellikleri
  • Ödeme Seçenekleri
  • Yorumlar (0)
  • Tavsiye Et
  • Resimler



  •  "ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA

    BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ VE İLMÎ ŞAHSİYETİ"

    ADLI KİTABIN İKİNCİ CİLDİ ÇIKTI

    BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR


     TABULAR YIKILIYOR 

    ·      Cumhuriyet Tarihinin gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta; Bediüzzaman?ı ve Mustafa Kemal?i gerçek manasıyla anlatmaktadır.


    ·      Risâle-i Nur?un nasıl ve hangi şartlarda telif edildiğini belgelerle ortaya koymaktadır.


    "Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzaman Said Nursî ve İlmî Şahsiyeti" adlı eserimizin İkinci Cildini tamamlamaya muvaffak eden Allah?a hamd ve O'nun şanlı Peygamberi ile ashâbına salat ü selam olsun.


    Kitabın bu cildi Bedîüzzaman'ın 1918-1934 tarihleri arasındaki hayatını ve daha önemlisi de bu dönem Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini doğrudan ilgilendirmektedir. Bu eser, bir manada yakın tarih kitabı haline gelmiştir. Bedîüzzaman'ın 1918?de esaretten dönerek İstanbul'a gelişinden 24 Temmuz 1934 yılında Barla?dan Isparta'ya getirilmesine kadar geçen kadar geçen hayatı ve mücadelesi hakkında, sağlam kaynaklara ve en önemlisi de doğrudan devletin arşiv belgelerine dayalı bir çalışma olmuştur. Risâle-i Nur Külliyâtından yaptığımız iktibaslar ise, Envar Neşriyâtın yayınları esas alınarak yapılmaya çalışılmıştır.




    Değerli araştırmacılar ve okuyucularla paylaşmak istediğim bir konu bulunmaktadır: Bu ciltte Mustafa Kemal?in gizli ve tehlikeli şahsiyeti ile alakalı Bedîüzzaman?ın bu zamana kadar yayınlanan ve yayınlanmayan eserlerinden iktibaslar yapacağız. Bu iktibaslardaki tesbitler, Bedîüzzaman?ın mahrem tutmasına rağmen hem Mustafa Kemal hayatta iken (1935 Eskişehir Mahkemesinde) ve hem de daha sonraki yargılamalarda gündeme gelmiştir; ancak hepsinden de müellif beraat eylemiştir. Dolayısıyla tarihte hiçbir şey gizli kalmasın parolasıyla, biz mevcut belge ve kaynakların tamamını konuşturduk ve kararı okuyuclara, araştırmacılara ve tarihe bıraktık. Bunları yazarken 5816 sayılı kanun hükümlerini bilerek kalem oynatıyoruz. Zira biz de hukukçuyuz. Gaye, kimseye hakaret etmek değil, belgeleri konuşturarak gerçekleri ortaya çıkarmak ve tabuları yıkmaktır.


    Burada şu itiraz gelebilir: Bedîüzzaman Hazretleri karışık vaziyetlerde bu gibi meselelerin tartışılmamasını tavsiye etmektedir. Nitekim nakil aynen şöyledir:


    hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem ehl-i siyaseti Risâle-i Nur'a karşı cephe almağa ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes'eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risâle-i Nur şakirdleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vâcibdir. Hattâ sizde cüz'î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize tesir ediyor. (Kastamonu Lahikası, sh. 248)


    Bizim cevabımız basittir: Evvela bu karışık haller Allah'a şükür- kalkmıştır ve Bedîüzzaman?ın kemal-i adâlet ve hakkaniyetinin bütün çıplaklığıyla hem Müslüman milletimize ve hem de âlem-i İslama anlatılma zamanı gelmiştir kanaatindeyiz. Sâniyen bu tür hadisler ve gaybî haberleri, en doğru şekilde açıklayan Nurlar olduğunu âleme göstermek gerekmektedir. Zira hem bazı ilahiyatçı geçinen kimseler ve hem de ehl-i ilhad bu noktalara itiraz etmeye devam etmektedirler. Hadiseleri ve delillerini gözlerine sokarak meseleyi bütün yönleriyle ortaya koymak bizim görevimizdir.


    Elli sene evvel Süfyan ve şapka hakkında bir hadîse mana vermişim. Sonra mahkemeler bunu bir kumandana tecavüzdür diye medar-ı bahs ettiler. Afyon mahkemesi benim cezamın şiddetine bir sebeb; o tecavüzü, o manayı göstermiş. Halbuki faraza yeni yazmışım ve o kumandan da sağdır farzedilsin. Dininde ve rejiminde mutaassıb İngiliz'in hükmü altında yüz milyon müslüman, yüz senede İngiliz'in hem rejimini hem dinini inkâr etmişlerken, kanunen adliyeleri onlara o ciheti medar-ı mes'uliyet yapmadığı halde, hem şimdi eski parti liderleri faraza o kumandanın üçte biri de olsalar (belki onun gibi birer kumandan idiler) benim o kumandana hadîs ile vurduğum tokatın yirmi mislini, şimdiki cerideler daha şiddetli olarak o liderlere, o eski kumandanlara vurmaktadırlar. Medar-ı mes'uliyet tutulmuyorlar, serbest oluyorlar. Halbuki elli sene evvel bir hadîsin taşını atmışım, yirmi sene sonra bir kumandan başını karşı tutmuş, başı kırılmış. Ölmüş gitmiş, alâkası hükûmetten ve dünyadan kesilmiş. Halbuki eski partinin liderleri meb'us iken veya memur iken hükûmetle alâkaları olduğu halde onlara gelen tecavüz, Risâle-i Nur'un vurduğu tokatın on belki yüz derece ziyade iken, serbest cerideler intişar ediyor. (Emirdağ Lahikası-2, sh.107 ? 108)


    Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulüne ve Deccal'ı öldürmesine ait ehadîs-i sahihanın mana-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir kısım zahirî ulemâlar, o rivayet ve hadîslerin zahirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta muhal bir sureti bekler bir tarzda, avam-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârane bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nur, bu gibi ehadîs-i müteşabihenin hakikî tevillerini Kur'an feyziyle göstermiş.( Kastamonu Lahikası, sh. 80)


    İkinci Cild, dört ana bölümden oluşmaktadır.


    BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR


     TABULAR YIKILIYOR


    I. BÖLÜM


    (ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ


    VE İLMÎ ŞAHSİYETİ)




    ·      Kürd Te'âlî Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir'e: "Bu kahraman millete hizmet yerine dört yüz elli milyon hakiki Müslümanın kardeşliğine bedel birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem." demiştir.


    ·      Bedîüzzaman?ın Şeyhülislâmlığa sunduğu ve hala zarurî ihtiyacımız olan Şûrây-ı Meşîhat-i İslâmiye projesi.


    ·       Bedîüzzaman'ın asla Teşkilât-ı Mahsusa ve Kürd Te'âlî Cemiyeti ile alakası yoktur.

    ·      Bedîüzzaman Kuvây-ı Milliyeyi desteklemiş; Dürrî-zâde Abdullah Efendi?nin fetvâsını çürütmüş; İngilizlerin hain siyasetine karşı Hutuvât-ı Sitte isimli muhteşem eserini kaleme almıştır.


    ·      Bazı ırkçılar, Cumhuriyet hükümetleri ve bir kısım yabancı mahfiller, İngiliz Muhibler Cemiyeti üyesi ve Kürdçü olan Molla Said ile Bedîüzzaman?ı kasıtlı olarak karıştırmışlardır.


    Birinci Bölüm: Bu bölümde Bedîüzzaman?ın Kasım 1922'de (Mustafa Kemal de dâhil çok sayıda milletvekili tarafından) davet üzerine Ankara?ya geldiği güne kadarki hayatı ve mücadelesi yer almaktadır. Sultan Vahîdüddin?in saltanat dönemi özetlenerek başlanan bölüm, herkesin ümitsiz hale geldiği günlerde Bedîüzzaman?ın eserleriyle ümit dağıttığı günlerini anlatarak devam ediyor. Bedîüzzaman'ın Osmanlı Genelkurmayı tarafından aday gösterilerek Dâr?ül-Hikmet'il-İslâmiye'ye aza tayin edilmesi; tayin edilir edilmez önemli bir ilmî ve idarî rütbe olan Mahrec Pâyesiyle taltif edilmesi; Harbiye Nezâreti tarafından kendisine Harp Madalyası takdim olunması ve benzeri konular bunları takip ediyor.


    Bir kısım iddiaların aksine, Bedîüzzaman?ın asla Teşkilât-ı Mahsusa ile alakası olmadığı; Libya?ya gitmesi yahut Edirne savunmasına katılması gibi iddiaların kuru bir tasavvurdan ibaret olduğu belgelere dayanılarak açıklanıyor.


    Bu arada Bedîüzzaman?ın Dâr'ül-Hikmet?il-İslâmiye?de iken neler yaptığı da bütün ayrıntılarıyla gündeme getiriliyor; özellikle Anglikan Kilisesinin sorularına verdiği susturucu cevaplar ele alınıyor; Japonların merakları üzerine Ma'rifetullah konusunda kaleme aldığı Nokta Risâlesi ve Hz. Peygamber?in nübüvvetini isbat babında Şu'a'ât adlı eserleri inceleniyor; Bedîüzzaman?ın bu dönemde ilgilendiği ve görüş serdettiği sosyal ve siyasî meselelerle alakalı Rumûz adlı eseri ele alınıyor ve nihâyet Eylül 1919 tarihli Âlem-i İslâm?ın Mukadderâtı ile alakalı meşhur rüyası tahlil ediliyor.


    Bedîüzzaman?ın Cemiyet-i Müderrisîn?e kurucu ve üye olduğu belgelerle isbat edildikten sonra, Te'âlî-i İslâm Cemiyeti ile alakası olmadığı gözler önüne seriliyor. Sonra da Cemiyet-i Müderrisîn üyesi olan Bedîüzzaman'ın Cenap Şahabeddin gibi bazı şahısların ta'addüd-i zevcât, heykel ve içtihad gibi konularda İslâm hukukuna yönelttikleri tenkitlerin, Bedîüzzaman tarafından nasıl ikna edici tarzda cevaplandırıldığı üzerinde duruluyor.


    Bu bölümün en önemli kısımlarından birisi, Bedîüzzaman?ın Kürd Te'âlî Cemiyeti ile olan alakasının belgelerle ortaya konmasıdır. Bu kısımda, Kasım 1917 tarihinde kurulan bu cemiyetin kurucuları arasında Bedîüzzaman?ın yer almadığı, hem Osmanlı arşiv belgeleri, hem İngiliz belgeleri ve hem de İstiklal Mahkemesi dosyasındaki belgelerle ortaya konuluyor. Maalesef bazı ırkçıların, Cumhuriyet hükümetlerinin ve bir kısım yabancı mahfillerin, ısrarla İngiliz Muhibler Cemiyeti üyesi ve Kürdçü olan Molla Said ile (150?likler arasında sürülmüş) Bedîüzzaman?ı kasıtlı olarak karıştırmaları ibretle gözler önüne seriliyor. Bedîüzzaman?ın 1920?lerde Ermeni Nobar Paşa ile Kürd Şerif Paşa?nın Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan hayallerine nasıl karşı çıktığı ve Seyyid Abdülkadir'in Kürd Te'âlî Cemiyetine gelmesi için yaptığı daveti nasıl reddettiği; maalesef Kürd Te'âlî Cemiyeti üyelerinin İngilizlere Osmanlı'yı yererek nasıl yalvardıkları belgelerle yeni neslin istifadesine takdim ediliyor. Seyyid Abdülkadir?e söyledikleri bize de birşeyler söylüyor:




    Allahü Zülcelal Hazretleri, Kur'an-ı Kerimde, "Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever' diye buyurmuştur." Ben de bu beyan-ı İlahi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm?ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine dört yüz elli milyon hakiki Müslümanın kardeşliğine bedel birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.( Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bedîüzzaman Said Nursî, İstanbul, Nesil Yayınları, 2011, sh. 188 vd; Mülakat, Nurculuk Hakkında, Yeni Asya Yayınları, İstanbul-1976, sh. 38).




    Bu bölümün önemli konuları arasında Bedîüzzaman'ın içki ve uyuşturucu ile olan mücadelesini simgeleyen Hilâl-i Ahdar (Yeşilay) Cemiyeti?ne olan üyeliği tahkik ediliyor; Mustafa Kemal?in ve Abdullah Cevdet gibi avenesinin ta 1920?li yıllarda tesettüre karşı yürüttükleri kampanyaya karşı Kur?an?ın hükümlerini müdafaası gündeme getiriliyor; Bedîüzzaman'ın Şeyhülislâmlığa sunduğu ve hala zarurî ihtiyacımız olan Şûrây-ı Meşîhat-i İslâmiye projesi bütün yönleriyle anlatılıyor; mezhepleri ve klasik fıkıh kitaplarını insafsızca tenkid edenlere karşı Kur?an?ın Hâkimiyet-i Mutlakası ünvanıyla verdiği cevaplar tedkik ediliyor; Bedîüzzaman?ın Yunan Kralını öldüren maymun ile alakalı mersiyesi anlatılıyor ve nihayet Sevr Andlaşması karşısında Bedîüzzaman?ın sağlam duruşu izah ediliyor.




    Kuvây-ı Milliye ve Bedîüzzaman?ın bu konudaki tavrı, bu bölümün temel konularındandır. Bedîüzzaman Kuvây-ı Milliyeyi desteklemekle kalmamış, bu konuda aleyhte fetvâ yayınlayan Dürrî-zâde Abdullah Efendi?nin fetvâsını çürüten karşı bir fetvâ neşrettiği gibi, İngilizlerin bu konudaki hain siyasetine karşı Hutuvât-ı Sitte isimli muhteşem eserini kaleme almıştır. Şu ifadeleri de bunu teyid etmektedir:




    Birinci harbin patlamasıyla talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düştüm. Esaretten kurtularak İstanbul'a geldim. "Dâr?ül-Hikmet?il-İslâmiye"ye a'za oldum. Mütâreke zamanında, istila kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul'da çalıştım. Millî hükûmetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükûmetince takdir edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.( Bedîüzzaman said Nursi, Şu?alar, İstanbul, Envar Neşriyat, 2013, sh. 496).




    Tarihçe-i Hayat?taki şu cümlelere katılmamak mümkün değildir:




    Üstâd Fıtratındaki bu celâdet ve şehametle Dar?ül?Hikmet?te her türlü siyasî tesirlere karşı demir gibi dayandı ve Dar?ül Hikmet?i de dayattı. Yanlış fetvâlara karşı pervasızca mücadele etti.. Ve Anadolu?daki Kuvâ?yı Milliye hareketini destekledi. İslâmiyet?e karşı muzır cereyanlarla arslan gibi pençekefenini boynuna takmış, her tehlikeye karşı ölümü gözüne almıştır. leşti, eserler neşretti. Hitabeler irad etti. Bütün kuvvetiyle bir an mücadeleden geri durmadı.




    Bölümün sonunda Bedîüzzaman?ın bu hayat devresinde telif ettiği eserler ve hususî hayatı üzerinde durduk ve onun iki hayatî prensipten asla vazgeçmediğini açıkladık: İslâmiyetten taviz vermemek ve müsbet hareket etmek.




    Bu bölümün en önemli konularından biri de Eski Said-Yeni Said değişikliği ve bu değişikliğin sebeplerini açıklamasıdır. Eski Said derken, meseleyi Allâme Bedîüzzaman olarak düşünmek gerekir. Eski eserleri tamamen bir allâmenin kesbî ilminin mahsulü olarak görülecektir. Muhâkemât ve Münâzârât bunun en güzel misalleridir. Bedîüzzaman Eski Said olarak tabir ettiği devrede kendi gençliği dönemindeki sosyal ve millî mes'eleleri, İslâm?ın ve Kur?an?ın prensipleri ışığında açıklamaya çalışmıştır. Yeni Said ise, zındıka komitesinin ma?nevî tahripleri karşısında, istihdâm edilen ve manen vazifeli kılınan bir Bedîüzzaman ?dır. Artık yazdıkları, Kur?an?ın tercümanı sıfatıyla Kur?an?dan tereşşuh eden hakikatlerdir. Konuyu bütün ayrıntılarıyla açıklamaya gayret ettik.




    Bu bölümdeki belgelerden birini sizinle paylaşmak istiyorum. O da Kürd Te?âlî Cemiyeti mensuplarının memleketi bölmek için nasıl İngilizlerle işbirliği yaptığı ve Bediüzzaman?ın neden bunları birkaç kavmiyetçi Kürd tabirini kullandığı daha iyi anlaşılacak olan belgedir.




    Kürdistan Cemiyeti, İstanbul, 2 Ocak 1919




    Bismillahirrahmanirrahim




    İngiliz Yüksek komiseri Amiral Sir Henry Calthorpe Hazretlerine;




    Aşağıda imzası bulunan Kürd Te?âlî Cemiyeti başkanı ve üyeleri, Kürd Milleti adına yüksek devletinize bu dilekçeyi veriyoruz. Tarihte ilk defa olarak Kürd Milletinin haklarını sizler kabul ve itiraf ediyorsunuz. Bağımsız yaşamaya alışmış olan Kürdler, tarih boyu kimsenin boyunduruğunu kabul etmemişlerdir. Sadece Müslüman olduktan sonra, dînî sebeplerle Araplar, Farslar ve Türklerle komşuluk etmişlerdir. Kürdler hep İslâm Halifelerinin yanında olmuşlar ve Selahaddin Eyyubi ile Fars Kralı Kerim Han ile birlikte hareket etmişlerdir. Maalesef Osmanlı Devleti ve İran İmparatorluğu, haksız bir şekilde Kürdistan?ı kendi aralarında paylaşmışlardır. Kürdlerin Osmanlı ve İran Devletlerine bağlılığı Rusların tehdidinden de kaynaklanmaktadır.




    Kürdler, bu âdil olmayan savaşa İttihad ve Terakki Hükümetinin yanlış yönlendirmeleri ve Rusların da bölgedeki gayr-ı Müslim nüfusu bizim aleyhimize kışkırtması ile girmişlerdir. Zira Rusya karşısında varlığımız tehlikededir. Şu anda Rus tehlikesi ortadan kalkmıştır ve artık, bizim için hak, adâlet ve eşitlik zamanıdır. Şu anda Kürdlerin içinde bulunduğu fakirlik, cahillik ve geri hal tamamen bizi idare edenlerin suçudur.




    Kürd milleti kendisini idare edecek kabiliyetlere sahiptir. Diğer milletlerden geri kalmayacak vasıflı insanlarımız mevcuttur. Şark Vilâyetlerinde ve İran sınırları içinde 5 milyon Kürd yaşamaktadır. Bütün Batılı gözlemciler, Osmanlı Devleti?nin Konya, Ankara, Sivas, Halep ve Adana?da kısmen de olsa Kürdler yaşamakta olduğunu; Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul?da ise kahir ekseriyetin Kürdler olduğunu bilmektedirler.




    Bu sebeple Kürdler bağımsız bir idareye sahip olmaya hak kazanmışlardır. Bu sebeple sizden bazı taleplerde bulunmak istiyoruz:




    1.   Sınırları çizilecek bir bölgenin Kürdlere tahsis edilmesi.




    2.   Kürdlerin İtilaf Devletlerinin himayesinde, tıpkı Ermeniler, Asuriler ve Araplar gibi, aynı muameleye tabi tutulması.




    3.   Özerklik verilmesi.




    4.   İngiliz Himayesine kabul edilmesi.




    Yüksek Hazretlerinin İtaatkâr Kulları




    Molla Said (Yüzellilikler ile sürülen şahıs)     Mustafa Paşa




    Emir Bedirhan-zâde Emin Ali Bey                      Bedirhan-zâde Halil (Sekreter)




    Başkan Seyyid Abdülkadir                                   Şeyh Ubeydullah-zâde Seyyid Abdullah




    Molla Ali Rıza                                                           Muhammed Emin




    Baban-zâde Abdülaziz                                          Tercüman: Abdülehad Davut.








    (R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, sh. 26; FO 371/3657/11446: Amiral Calthorpe'dan İngiltere Dışişleri Bakanlığı A.J.Balfour'a yazı, İstanbul, 5.1.1919: ayr. G. R. Driver'in hazırladığı Kurdistan and the Kurds (Kürdistan ve Kürdler) başlıklı ktapçık-FO/371/4192/140507).




     




     










    G.R.Driver, Kurdistan and the Kurds (Kürdistan ve Kürdler), FO/371/4192/140507, G.S.I. Printing Section, 1919.




     






     




    BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR




    TABULAR YIKILIYOR




    II BÖLÜM




     (?ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ VE İLMÎ ŞAHSİYETİ?)




    ·      Bedîüzzaman, hayatı boyunca, herhangi bir kimseyi tekfir etmekten kaçınmıştır ve sadece iki kişiyi mürted olmakla suçlamıştır: Birincisi, Ziya Gökalp?dir. İkincisi de, Mustafa Kemal?dir.




    ·      Reisliklerini Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve bir meçhul kişinin yaptığı Zındıka Komitesi (Selâmet-i Umumiye Komitesi), ma?nevî tahriplere girişmişlerdir.




    ·       Bedîüzzaman?a göre Mustafa Kemal Yahudi asıllıdır.




    ·      ?Ayasofya'yı puthane ve Meşîhat'ı kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî, kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz.?




    İkinci Bölüm, Kasım 1922 ila Nisan 1923 tarihlerini kapsayan Ankara hayatı ve 1 Mart 1927 tarihinde sona eren ve İstanbul, Trabzon, Erzurum, Bitlis, Van ve nihayet tekrar İstanbul, Antalya ve Burdur şehirlerini kapsayan seyyâr hayatını ve en önemlisi de Kasım 1922-Mart 1927 arasındaki Cumnhuriyet tarihini, temel kaynaklara ve arşiv belgelerine dayanarak irdelemektedir.




    Başta Mustafa Kemal?in dindar görünerek milleti kandırması, dualarla TBMM?nin açılması ve Bedîüzzaman?ın Mustafa Kemal?in de içinde bulunduğu bir milletvekili grubu tarafından, Kuvây-ı Milliye?ye desteklerinden dolayı Ankara?ya davet edilmesi ve TBMM tarafından Hoşâmedi yapılması açıklanıyor. Bedîüzzaman?ın evvela Mustafa Kemal?in manen yıkıcı ve İslâm?a aykırı olan şahsiyetini tesbit etmediği dönemde, ona İslâm Kahramanı ünvanıyla takdim ettiği Cumhurbaşkanlığı arşivindeki mektubun aslını elde ederek inceledik; sonra aynı metni Meclis?e sununca Mustafa Kemal ile olan sert tartışması üzerinde durduk. Beşinci Şu?a?daki Süfyan tanımının aynen Mustafa Kemal?le uyuştuğunu müşâhede edince, onunla hem Ayasofya ve hem de resim ve heykel konularında neleri tartıştığını kaynaklara inerek aktarmaya çalıştık.




    Şunu da hatırlatalım ki, bu kitapta kullandığımız belgeler, ya Bedîüzzaman?a ait Risâlelerden nakillerdir ve bunlar yıllarca yargılamalara konu olmuş ve sonunda berat etmişlerdir ya da devletin resmî belgeleridir. Yoksa Akgündüz?ün yorumları değildir. Biz araştırmacı sıfatıyla, arşivlerdeki hazinelerin kapısını yeni nesillere açmaya çalıştık. Bizim bu himetlerimize mani olamak isteyenleri de şimdiden Allah?a havale ediyoruz.




    Burada şunu da hatırlatmak gerekmektedir ki, Bedîüzzaman, hayatı boyunca, tekfir etmekten kaçınmıştır ve sadece iki kişiyi mürted olmakla suçlamıştır: Birincisi, Ziya Gökalp?dir ki, hakkında mülhid tabirini kullanmaktadır ve inkârcı demektir. İkincisi de, Mustafa Kemal?dir ki, hakkında, mürted, Süfyan, habis ruh ve benzeri ağır tabirleri kullanmaktadır. Bu görüşünü mahkemelerde de ifade etmiş ve gizlememiştir. Zaten Mustafa Kemal?in kendisi de Müslümanlıktan yüz çevirmek gerektiğini, 1927?de yayınlanan Nutuk?daki şu ifadeleriyle teyid etmektedir:




    Efendiler! Bütün beşeriyetin, tecrübe, ma?lûmât ve tefekkürde te?âlî ve tekemmülü (yükselmesi ve ilerlemesi), Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden sarf-ı nazar ederek (vazgeçerek, (dikkat edilirse Yahudilikten bahsetmiyor)) basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş âlemşümul sâf ve lekesiz bir dinin te?essüsü (kurulması) ve insanların şimdiye kadar kavgalar, levsiyât (pislikler), kaba arzu ve iştihâlar arasında bir sefâlethânede yaşamakta olduklarını kabul ederek bütün vücudları ve zekâları zehirleyen ufunet (kokuşmuşluk) tohumlarına galebe etmeğe karar vermesi gibi şerâ?itin husûlünü müstelzim olan bir cihânşümûl ittihâdî hükümet (şartların oluşmasını gerektiren bir hükümet) tahayyülünün (hayal etmenin) tatlı olacağını inkâr edemeyiz. (Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Ankara, 1927, sh. 509).







    Bu bölümde reisliklerini Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve bir meçhul kişinin yaptığı Zındıka Komitesinin (Selâmet-i Umumiye Komitesi), nasıl ma?nevî tahriplere giriştiklerini; Kasım 1922?de saltanatın hilâfetten koparılarak bu işe başlandığını; aslında Ziya Gökalp gibi mülhid şahsiyetlerin teşvikiyle 1923?de ilan edilen Cumhuriyetin Lâdînî Cumhuriyet olduğunu; Mart 1924?de hilâfetin kaldırılması ve 1924 Kanun-ı Esâsînin kabul edilerek 1921 Anayasasındaki Şer?î hükümlerin icrası maddesinin lağvedilmesinin bunun delili olduğunu Bedîüzzaman?ın eserlerinden iktibaslarla ve arşiv belgeleriyle ortaya koyduk.




    Ecnebi parmağıyla idare edilen zındıka komiteleri, İslâmiyet?i imha için, İslâm memleketlerinde, bilhâssa Türkiye'de, öyle desiselerle entrikalar çevirmişler, haince dolaplar döndürmüşler, hunharane ve vahşiyane zulümler irtikâb ve şeytanî ve menfur plânlar tatbik etmişler ve iğfalatta bulunmuşlar; iblisane, sinsî metodlar takib etmişler ve kardeşi kardeşe çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumları saçmışlardır ki; bunlar İslâm'ın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük tahribatlar yapmıştır. (Bedîüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul, Envar Neşriyat, 2012, sh. 770).




    Daha sonra tıpkı Bedîüzzaman?ın Mustafa Kemal?in tahripkâr şahsiyetini keşfettiği gibi, Mustafa Kemal?in de Bedîüzzaman?ın ma?nevî şahsiyeteini anladığını; onu ikna etmek için kendisine milletvekilliği, Şeyh Sünusi yerine Şark Umum Vâizliği, Medreset?üz-Zehrâ?nın açılmasını ve nihayet Diyânet?te Tedkikat ve Te?lifât-ı İslâmiye üyeliğini teklif eylediğini belgeleriyle ortaya koyduk. Bedîüzzaman?ın bu teklifleri kabul etmeyiş sebeplerini bütün ayrıntılarıyla açıkladık. Bedîüzzaman?ın ifadesiyle;




    Ayasofya'yı puthane ve Meşîhat'ı kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî, kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. (Şu?alar, sh. 435).




    Bu bölümde, İngilizler, Yahudi Haum Nahum, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü arasında yürütülen pazarlıklar ve özellikle ma?nevî tavizler neticesinde Lozan Andlaşmasının nasıl kabul edildiğini arşiv belgeleriyle açıkladık.




    Bölümün sonunda Bedîüzzaman?ın Ankara?da iken telif ettiği eserler anlatılmıştır. Ayrıca Bedîüzzaman?ın Kur?an?dan istihraçlara dayanarak tesbit ettiği Mustafa Kemal?in iktidarının ne kadar süreceği ile alakalı izahları da ilk defa açıklanmıştır. Burada Bedîüzzaman?ın Mustafa Kemal?in Yahudi asıllı olduğu yönündeki işaretlerinin de araştırılmaya değer olduğunu belirtelim.






     




    BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR




     TABULAR YIKILIYOR




    III BÖLÜM




    (?ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ




    VE İLMÎ ŞAHSİYETİ?)




    ·      "Elleri bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor.?




    ·      Şeyh Said hâdisesine karışmadığını Diyânet İşleri Reisi İbrahim Rif?at ve Bölge Valileri Raporlarıyla İsbat Ediyor.




    ·       Şeyh Said?in isyana katılma davetine cevabı: ?Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet?in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslüman?ız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız.?




    ·      Şark Islahat Planı adı altında yürürlüğe konan zulüm kuralları gereği Bediüzzaman Garba sürgün edilmiştir.




    Üçüncü Bölüm; Bu bölüm tamamen yeni belgelerle ortaya konan ve eski tarihçelerdeki çoğu bilgileri ve tarihleri tashih eder mahiyette olan bir bölümdür. Bedîüzzaman?ın Nisan 1923-Mart 1927 tarihleri arasında yaşadıklarını ve bu dönemdeki Cumhuriyet tarihini özetleyen bir araştırma eseri mahiyetindedir.




    Araştırmalarımıza göre, Bedîüzzaman Hazretleri, Ankara?daki dehşetli şahsiyeti ve gizli zındıka komitesini keşfettikten sonra, bunlarla siyaset yoluyla başa çıkılamayacağını anlar ve Van?a gitmek üzere Ankara?dan ayrılır. Fakat bu zındıka komitesi Bedîüzzaman?dan korkmaktadır. Kitapta ayrıntılarıyla anlattığımız gibi, elleri bağlı bir ihtiyarın arkasından ordular sevkedilmektedir. Sebebi gayet açıktır; zira diğer âlimlerden ve mütefekkirlerinden farklı olarak, Bedîüzzaman, bu gizli dinsizlik komitesininin reislerini ve metotlarını keşfetmiş ve bunlara nasıl karşı çıkılacağını iyice tesbit eylemiştir. Bunun için uzlete çekilecek ve maddî bombalar yerine ma?nevî atom bombaları üretme hazırlığına yani Risâle-i Nur Külliyâtını te?life başlayacaktır.




    Önce bu cümlesini nakledelim:




    Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde; ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: "Elleri bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O bîçarenin (yani benim için) bir nokta-i istinad yok mu?" diye ????????? ??????? ???????? ?????????? âyetine müracaat ettim.( Şu?alar, sh. 64).




    Bedîüzzaman?ın Ankara?dan ayrılıp, İstanbul, Trabzon, Erzurum, Hınıs, Bitlis ve Van?a kadar olan seyahati, bazan devletçe tutulan günlük raporlara ve bazan da kendi izahlarına dayanılarak açıklanmıştır. Van?da onun nasıl gözetim altında tutulduğu; kardeşi Abdülmecid Efendi?nin evinde kalışı; Erek Dağı ve Nurşin Camii hatıraları ve özellikle Van Vaizliği dönemi belgelerle aydınlatılmıştır. Burada o günün Diyânet İşleri Başkanı İbrahim Rıfat?ın bütün baskılara rağmen onun hakkındaki şu cümlelerini hatırlatmak zarurî bir vazifedir:




    Dâr?ül-Hikmet?il-İslâmiye a?zây-ı sâbıkasından Bediîüzzaman Said-i Kürdî?nin ilim ve ahlak-ı milliye hususunda cehd ve gayret-i ma?lûmesiyle Harb-i Umûmîye talebesiyle iştirâk ederek Ruslara mecrûhan esir düşmesi; kurtulduktan sonra İngilizlerle hempaları aleyhinde Risâleler[1] ve hutbelerle mücâhede eylemesi ve sa?a-i halden mahrum olarak Van Vilâyetinde münzevîyâne bir hayat geçirmekte bulunduğundan Vâ?izîn faslından mûmâileyhe maaş tahsisi talep edilmesine mebni Vâ?izîn tertibinden 9 Şubat 1341 tarih ve 348 numaralı Encümen-i Müdîrân kararıyla beş lira maaş tahsis edilmiş ise de, mûmâileyhim maaşının kat?ını müstelzim bir hali olup olmadığının iş?ârı ma?al-ihtirâm ricâ olunur efendim.




    Diyânet İşleri Reisi Rif?at, 11-12 Mart 1340/1924. [2]







    Bu bölümün en önemli konularından biri de Şeyh Said Hâdisesi ve Bedîüzzaman?ın buna katılıp katılmadığı meselesidir. Bu meselenin üzerine zulümle ve baskı ile giden hükümetin konuyla alakalı nasıl bir İstiklal Mahkemeleri ortaya koyduğunu; böylece hukuku rafa kaldırarak Mecbûrî İskân Kanunlarıyla insanları sürgünlere, katliamlara ve zulümlere maruz bıraktığını belgelerle ortaya koyduk. Bu isyanın sözde katılımcılarına uygulanan zulümlerin temelinin, Kürd Te?âlî Cemiyeti kurucusu yahut üyesi olmak ile bunun devamı mahiyetinde olan Kürd İstihlâs ve İstiklal Cemiyeti kurucusu ve üyesi olmaya dayandırıldığını; bütün gayretlere rağmen Bedîüzzaman?ın bu iki teşkilata da üye olmadığının Osmanlı ve Cumhuriyet belgeleriyle ortaya çıkmasına rağmen, İstiklal Mahkemesi başsavcısının Bedîüzzaman?ı Kürd Te?âlî Cemiyetinin üçüncü kurucu üyesi gibi göstermesine rağmen, asla bu sebeple mahkemelerce sorguya çekilmediğini ve diğer maznunların alınan ifadelerinin de Bedîüzzaman?ın bu iki teşkilat ile alakasının olmadığını ortaya çıkardığını belgelerle ispatladık. Bedîüzzaman?ın kendi ifadesiyle:




    Bu bîçare Said, Van'da ders-i hakaik-i Kur'aniye ile meşgul olduğum miktarca Şeyh Said hâdisatı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi.[3] 




    Şeyh Said?in kendisini ayaklanmayı desteklemeye davet eden, ?Efendim! Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir. Bu harekâtımıza iştirak buyurur yardım ederseniz, galip oluruz? yolundaki mektubuna, nasihat ve ikazlarla dolu şu ibretlik ret cevabını verdiğini burada da hatırlatalım:




    Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet?in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslüman?ız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer?an caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur?an ve iman hakikatleriyle, tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir.







    Van Valisinin Şeyh Said Hadisesine Karışmadığına Dair Raporu




    Şeyh Said isyanı neticesinde yüzlerce âlim ve şeyhi ya idam eden yahut hapse sokan veyahut da sürgün eden lâdînî hükümet ve zındıka komitesi, bir taraftan Bedîüzzaman?a bir şeyler yapabilmek için yeni planlar yaparken, diğer taraftan da ma?nevî tahribatlarına devam etmişlerdir.




    Ma?nevî tahribatlarına Kasım 1925?te Tekye ve Zaviyeleri kapatarak; aynı yıl Şapka Kanunu çıkarıp İskilip?li Âtıf Efendi gibi yüzlerce maznunu idam ederek ve nihayet Hutbe?nin Türkçe okunması için sinsi planlar yaparak devam ettiklerini bütün yönleriyle belgelere dayanarak açıkladık. Bedîüzzaman?ı rahatsız etmek için de yüzlerce ve binlerce masum ile birlikte onu da memleketinden sürgüne gönderme planları yapılmış; Şark Islahat Planı adı altında zulüm kuralları devreye sokulmuş ve artık Bedîüzzaman?ın Van?dan İstanbul?a ve oradan da Antalya ve Burdur yoluyla Barla?ya getirilmiş olduğu arşiv belgelerine ve bazan da devletin günlüklerine dayanılarak açıklanmıştır.




    Bölümün sonunda Bedîüzzaman?ın Burdur?daki hususî hayatı ve burada telif eylediği eserler üzerinde durulmuştur.




      




    BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR




     TABULAR YIKILIYOR




    IV. BÖLÜM




    (?ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ




    VE İLMÎ ŞAHSİYETİ?)




    ·      Bedîüzzaman?ın Mart 1927-Temmuz 1934 tarihleri arasında cebren münzevî hayat yaşadığı Barla hayatı, manevî tahribâtların alabildiğine devam ettiği bir devredir.




    ·      Bediüzzaman?a iftiralar ve zulümler edilmiştir: Evvela, sürgüne gönderilenler, memleketlerine ve eski vazifelerine dönmelerine rağmen Bedîüzzaman?a bu fırsat verilmemiştir. İkincisi, ?Bedîüzzaman Kürd?dür? denilerek Müslüman Türk milleti ondan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.




    ·       Bediüzzaman?ın yapılan zulümlere karşı haykırışı durdurulamamış ve manevî tahriplere karşı Risâle-i Nur Külliyâtı telif edilmiştir.




    ·      Şu anda elimizde bir kısım ilk nüshalar da dâhil, 2000?den fazla yazma Risâlenin orijinalleri bulunmaktadır. Binlerce arşiv belgesi de bunlara şahitlik etmektedir.




    Dördüncü ve son Bölüm ise, Bedîüzzaman?ın Mart 1927-Temmuz 1934 tarihleri arasında cebren münzevî hayat yaşadığı Barla hayatına tahsis edilmiştir. Bu bölümün özeti, bir rüyanın tabirini yapan Bedîüzzaman?ın biraz sonra nakledeceğimiz sözlerinde yatmaktadır. Bedîüzzaman, Barla?ya sürgüne gönderildiğinde tek başınaydı. Barla?ya gelen kutlu misafirin haberini alanlar, ona hizmet için gelmeye başlamışlar; bu bir avuç seçilmiş insanı, bir büyük iman inkılâbını gerçekleştirmek üzere Bedîüzzaman?ı Barla?ya gönderen kader, Bedîüzzaman?ın etrafına toplamıştır. Bedîüzzaman onlara Barla Sıddıkları demektedir. Bugün milyonlarca insana ulaşan Kur?an hizmetinin temelini onlarla atmıştır. Aslında Bedîüzzaman bu konuyu talebelerinden birinin rü?yasını tabir ederken şöyle özetlemektedir:




    Mesciddeki küçük cemaat ise; Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühdü, Lütfü, Hüsrev, Re'fet gibi Sözler'in hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler'deki kuvvet ve sür'at-i intişarlarına işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal kalan yerdir. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir.( Tarihçe-i Hayat, sh. 151).




    Risâle-i Nur adı verilen Kur?an?ın ma?nevî tefsirleri burada telife başlanmıştır. Bu eserlerin telifi, neşri ve bütün engellere rağmen susamış gönüllere ulaşması, ana kaynaklara dayanılarak bu bölümde açıklanmıştır.




    Barla?nın nasıl Risâle-i Nur?a beşiklik ettiğini Tarihçe-i Hayat?taki şu tasvirler dışında kimse ifade edemez. Bir paragrafını iktibas edeceğiz:




    Barla, ehl-i imanın ma?nevî imdadına gönderilen Risâle-i Nur Külliyatı'nın te'lif edilmeye başlandığı ilk merkezdir. Barla, Millet-i İslâmiyenin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalalet ve dinsizlik cereyanına karşı, Kur?an?dan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet güneşinin tulû' ettiği beldedir. Barla, rahmet-i İlahiyenin ve ihsan-ı Rabbanînin ve lütf-u Yezdanînin bu mübarek Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm Milletinin evlâdları ve Âlem-i İslâm hakkında, hayat ve mematlarının, ebedî saadetlerinin medarı olan eserlerin lemaan ettiği bahtiyar yerdir.( Bedîüzzaman Said Nursî, Mektûbât, İstanbul, Envar Neşriyat, 2013, sh. 350).




    Bu bölüm?de üzerinde durulan iki önemli konu daha bulunmaktadır: Birincisi, bu hizmetin ilk kervanını teşkil eden Nurun rükünleri ve Nurlar hakkındaki kanaat ve hatıraları açıklanmıştır. Mümkün mertebe orijinal nüshalara dayanılarak örnek mektupları kitaba alınmıştır. İkincisi ise, telif tarihleri mümkün mertebe kaynaklardan araştırılarak, kronolojik sıraya göre Nur Risâlelerinin telifleri, muhtevaları ve varsa orijinal nüshalarının örnek sayfaları verilmeye çalışılmıştır.




    Unutmayalım ki, zındıka komitesinin ma?nevî tahribatları ve bunlara karşı Bedîüzzaman?ın açıklama ve redleri de bu dönemde devam etmiştir. Bunlardan bazılarını zikretmekte yarar vardır:




    Birincisi, 1928?de Latin harfleri kabul edilerek, Müslüman milletin dinî eserlerden yararlanması arasına perde çekilmiş ve yeni nesillerin İslâmî terimlerden uzaklaştırılması gaye edinilmiş ise de, Bedîüzzaman Nur Risâleleri ile bu tahribatın tesirini hafifletmeye çalışmıştır.




    İkincisi, 1929 yılında Bedîüzzaman ile alakalı ilk resmî fişleme başlamış ve takipler arttırılmıştır.




    Üçüncüsü, 1930 Menemen Hadisesi sebebiyle meselenin Bedîüzzaman ile ilişkilendirilmesine çalışılmış; ancak muvaffak olunamamıştır. Fişlemeler devam etmektedir; baskılar arttırılmıştır.




    Dördüncüsü, 1932?de iki zulüm başlatılmıştır: Evvela, sürgüne gönderilenler, memleketlerine ve eski vazifelerine dönmelerine rağmen Bedîüzzaman?a bu fırsat verilmemiştir. Bilakis hücumlar arttırılmıştır. Sâniyen, ?Bedîüzzaman Kürd?dür? denilerek Müslüman Türk milleti ondan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak Bedîüzzaman?ın kaleme aldığı 26. Mektub?un ilgili kısmı ile Hücümât-ı Sitte Risâleleri bir Frenk illeti olan ırkçılığı tümüyle bertaraf eylemiştir. Barla?daki Muallim ve Nahiye müdürü, Bedîüzzaman?ın Mescidine bile tecâvüz etmeye çalışmışlardır.




    Bedîüzzaman?dan korkanların aslında bir manada haklı olduklarını şu ifadelerden anlıyoruz:




    Ehl-i dünya sebepsiz, benim gibi âciz, garib bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına almışlar. Barla?nın bir mahallesi olan Bedre?de ve Barla?nın bir dağında, bir iki gece kalmaklığıma müsaade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: ?Said, ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.?




    Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya? Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer elli def?a benden ziyade işler görebilir. Yâni, odamın kapısında durup bana ?Çıkmayacaksın? diyebilir.




    Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur?ân?a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i îmâniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim; haberiniz olsun! Çünki, Kur?ân-ı Hakîm?in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde, bütün Avrupa?ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile, onların fünûn u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal?alarını zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah?ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes?elesinden geri çeviremezler; İnşâallah mağlûb edemezler!..




    Kürdçülük meselesine verdiği cevaplardan ise şu paragrafı alarak mukaddimemizi şereflendirmek istiyoruz:




    Yirmiiki sene sıkıntılı sebebsiz bir nefiyden sonra tam serbestiyet verildiği halde, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek, gurbeti, kimsesizliği tercih ederek -tâ ki, dünyaya ve hayat-ı içtimaiyeye ve siyasete temas etmesin- ve çok sevablı olan câmideki cemaatın hayrını bırakıp odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir halet-i ruhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehadetiyle ve binler Türk kıymetdar zâtların tasdikiyle, dindar müttaki bir Türk'ü, lâkayd çok Kürdlere tercih eden, hattâ mahkemede Hâfız Ali gibi kuvvetli imanı bulunan bir Türk kardeşini, yüz Kürd'e değiştirmediğini isbat eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zaruret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle, bütün âsârıyla İslâmiyet?in uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve Türk milleti Kur?an?ın bayraktarı ve sena-i Kur'aniyeye mazhar olduğu için, o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir adam hakkında, sâbık vali resmî lisan ile ihanet için propaganda yapmak ve dostlarını ürkütmek için: "O Kürddür, siz Türksünüz, o Şafiîdir, siz Hanefîsiniz" deyip herkesi ürkütüp ondan çekindirmeğe çalışması ve yirmi senede ve iki mahkemede, tarz-ı kıyafeti değiştirilmeğe mecbur edilmeyen ve şapka yarı askerin başından kalkmasıyla beraber, münzevî bir adamın zorla başına şapka giydirmeğe cebretmeyi hangi maslahat, hangi kanun buna müsaade eder? (Şu?alar, sh. 375).




    Bu bölümün sonunda Yahudi dönmesi olduğunu tahmin ettiğimiz Hıfzı Nalbantoğlu?nun Emniyet Umum Müdürüne yazdığı Bedîüzzaman ?la alakalı 9 sayfalık şikâyet mektubu üzerine, Bedîüzzaman?ın 24 Temmuz 1934 tarihinde Isparta?ya nakledilmesi üzerinde durulmuştur. Ayrıca Bedîüzzaman?ın Barla?daki hususî hayatı da, bütün yönleriyle anlatılmaya çalışılmıştır.




    Kitabımızın kaynaklarını her ne kadar bütün ayrıntılarıyla bu cildin sonunda da verdik ise de, ana hatlarıyla burada da açıklamakta fayda bulunmaktadır. Bu cildin en önemli özelliği, Bedîüzzaman?ın hayatına ait eski tarihçelerde yer almayan çok sayıda belge ve olayın yer alması ile birlikte, özellikle hayatı ile alakalı tarihlerin bazan yıl bazında değişmesidir.




    Birinci derecede kaynaklarımız, Bedîüzzaman?ın eserleri, lâhika mektupları ve talebelerinin mektuplarıdır. Şu anda mektuplarının tamamına yakınının orijinalleri elimizdedir diyebiliriz. Neşredilenler kadar, neşredilmeyen eserlerden ve lâhika mektuplarından da istifade etti. Şu gökkubbe altında hiçbir şey gizli kalmasın istedik. Envar Neşriyata, Hizmet Vakfına ve Nesil Yayınclık grubuna müteşekkir olduğumuzu bu konuda ifade etmekle mükellefiz. Elimizde 2000?in üzerinde Risâle-i Nur Külliyâtının yazma nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalar, Abdülkadir Badıllı Arşivindekiler, Millî Kütüphanedeki nüshalar, Necmeddin Şahiner Ağabey?in elindeki kitaplar ve en önemlisi de bu konuda en zengin arşive sahip olan Hizmet Vakfı arşivindeki 1600 küsur nüsha gelmektedir.




    İkinci derecede kaynaklarımız, Necmeddin Şahiner Ağabey?in Son Şahitler ve Aydınlar Konuşuyor gibi kıymetli eserleridir. Bunlar olmasaydı, bu eser çok zor telif edilirdi. Bu muhalled eserler, asır yeniden yaşanmadan kaleme alınamayacak eserlerdir.




    Üçüncü derecede kaynaklarımız, Abdülkadir Badıllı Ağabey?in başta Mufassal Tarihçe olmak üzere kaleme aldığı eserlerdir. Kendileri bizzat bu eserlerin dijitallerini bize verdiğinden, çoğu kere aynen iktibasta bulunduğumuzu şükranla yadediyoruz. Ömrünün tamamını bu hizmete vakfetmedikçe ve Nurlara tam vâkıf olmadıkça, bu eserlerin kaleme alınamayacğını mütalaa edenler idrâk edebilirler.




    Dördüncü derece kaynaklarımız, Abdülkadir Aksu ve merhum Turgut Özal?ın yardımlarıyla elde ettiğimiz Eskişehir Mahkemesiyle alakalı Emniyet Genel Müdürlüğündeki arşiv belgeleri; sayıları 18.000?i bulan Kürd Te?âlî Cemiyeti ve 1980?li yıllara kadar Nur Cemaatine ait devletin farklı arşivlerindeki muhtelif resmî belgeler; Cumhurbaşkanlığı Arşivindeki belgeler ve nihâyet Osmanlı Arşivindeki belgelerdir. Bu belgelerde anlatılanların her zaman doğru olduğunu söylemek zordur; zira özellikle raporlarda sapla saman birbirine karıştırılmıştır.




    Son önemli nokta ise, gelen tenkitleri, yapıcı olmak şartıyla, omuzumuzda gezinen akrepleri haber veren dostlarımızın haline benzetiyoruz. Ancak illa da hata bulmak ve tenkid etmek için didinenlere ise Bedîüzzaman?ın şu sözleriyle cevap veriyoruz:




    Bana: "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var.. alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler..." (Tarihçe-i Hayat,  sh. 629).




    Nihayet konularla alakalı gazete haberleri, makaleler, ikinci derecede kaynaklar ve dijital kaynaklar ile İngiliz ve Yunan arşivleri kaynaklarımızın özünü oluşturmaktadır.




    Bilindiği gibi, eserimizin I. Cildinde Bedîüzzaman?ın baba tarafından Hz. Hasan'ın neslinden Şerif ve anne tarafından Seyyid olduğunu belgelerle açıklamış ve gelen itirazlara cevaplar vermiştik. Bu dediklerimizi tasdik mahiyetinde, Medine-i Münevvere'deki Tahkik'ül-Ensab kurumu, Irak'daki Sadat ve Eşraf Yüksek Meclisi, Ürdün'deki Sadat ve Eşraf Yüksek Meclisi ve bütün dünyadaki seyyid ve şerifleri bünyesinde barındıran Rabıtatu Alil-Beyt kurumu tarafından hazırlanan Neseb Şahadeti belgesiniz sizlerle paylaşıyoruz.  Ancak başta Hasani şeceresi olduğu açıklandığı halde, silsile sonunda Hz. Hasan yerine Hz. Hüseyin'in adının yazılması bir imla hatasıdır.







    Şamlı Hâfız Tevfik?in hattıyla 10. Mektub?un Orijinali, Hizmet Vakfı Arşivi, No: 889




     




     




    Burada takdimi tamamlamadan evvel, Bedîüzzaman ile alakalı ilk belgeleri bana takdime vesile olan merhum Turgut Özal?a rahmet dileklerimi ve değerli Bakanım Abdülkadir Aksu?ye teşekkürlerimi arz ederken, bu yolda emeği geçen bütün siyasîlere ve yetkililere şükran borçlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Ancak doğru tarihin önünde rejimin bekçisi gibi engel teşkil eden ve ehl-i imanın hüsnüzanlarına pek layık olmadığını bu eserle alakalı tavırlarıyla ortaya koyan bazı siyasetçilere teessüflerimi iletmek isterim. Bunların kime hizmet ettiğinin değerlendirmesini de, tarihe ve milletime bırakmak istiyorum.










    [1]     Hutuvât-ı Sitte ve Tulû?ât adlı eserleri kasdedilmektedir.






    [2]     BCA (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi), No: 12512-23-1.






    [3]     Bedîüzzaman Said Nursi, Lem?alar, İstanbul, Envar Neşriyat, 2013, sh. 41.

    Ağırlık(Kg)
    :
    2
T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.